
ONUNCU YILIMIZDA KALICILIĞI, DEĞİŞMEZLİĞİ YA DA "SONSUZA DEK"İ KUTLAMIYORUZ. BU YIL HİÇBİR FESTİVALİN, ANIN, DOĞAÇLAMANIN TEKRARLANAMAZ OLDUĞUNU BİLEREK ‘’GEÇİCİLİĞİ’’ KEŞFETMEK İSTİYORUZ.
Genelde onuncu yılları ve benzeri dönümleri kutlarken anıtlar yaratmaya meylediyoruz. Doğamız gereği miras bırakmak, kalıcılığımızı ilan etmek, geriye dönüp "Bakın, ne kadar da sağlam bir şey inşa ettik!" demek istiyoruz. Sanki zamanı durdurabilirmişiz gibi bir hisse kapılıyoruz.

Geçicilik, insan zihninin anlamakta ve adapte olmakta en çok zorlandığı kavramlardan biri. Budist felsefeden Stoacılığa kadar pek çok öğreti, bu kavramı farklı açılardan ele alıyor. Fikren anlamak mümkün olsa da, içselleştirmek, bedenlemek pek de kolay olmuyor. Hücrelerimizden evrenin genişlemesine kadar her şey her an değişiyor, yenileniyor. Çoğu zaman her şeyin ve herkesin olduğu gibi kalmasını, tam da düşündüğümüz gibi olmasını istiyoruz. Avucumuzdaki kumu ne kadar sıkarsak, parmaklarımızın arasından o kadar hızlı akıp gidiyor. Tutunmaya çalışmak, değişimi reddetmek sadece kendi açmazlarımızı büyütüyor.
Herakleitos’un o meşhur "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" sözünü bilirsiniz. Sular akıp gitmiştir, nehir aynı nehir değildir artık. Nehre giren insan da aynı insan değildir. Deneyimlediğimiz her an, bir melodiyi duyuşumuz, yüzümüze çarpan bir rüzgâr bile biz farkında olsak da olmasak da beynimizdeki nöral bağları değiştirir. Farkına varırız ki, on yıl önce bu adada buluşan bizlerle bugünkü bizler tamamen farklı insanlarız.
Bu kabul, hayata karşı kayıtsız kalmak ya da olup biteni boş vermek anlamına gelmiyor. Aksine, hayatı tam da olduğu gibi görmek, kontrol edemeyeceğimiz şeyleri kontrol etme çabasından incelikle vazgeçmek demek. Kaybetme kaygısını bir kenara bırakıp, sahip olduğumuz tek gerçek ana, "şimdiye" kök salabilmek...
Bozcaada'da rüzgâr hiç durmaz. Adayı bilenler bunu biraz şikayet, biraz da gururla anlatır. Rüzgâr burada her şeyi şekillendirir; bağları koruyan alçak taş duvarları, insanların rüzgâra karşı eğilerek yürüyüşünü veya ada üzümlerinin gelişimini..
Rüzgâr, yalnızca adada yaşamayı zorlaştıran bir engel değil, o yaşamın ta kendisi. Geçicilik de tam olarak böyle. Nesnelere veya bize dışarıdan çarpan bir felaket değil, içinde var olduğumuz koşulun kendisi. Hiçbir şey tek başına var olamıyor; her şey bir başkasına, bir sonrakine bağlı. Burada üzümün tadı rüzgâra "rağmen" değil, rüzgâr "sayesinde" biricik ve güzel.
Cazın doğası da tam olarak bu gerçeği fısıldıyor bize. Müzikte doğaçlama, Herakleitos’un nehrinin sese bürünmüş hali gibi. Sahnede aynı parça kaç kere çalınırsa çalınsın, hiçbir performans diğerinin aynısı olmuyor. Notalar havada bir süre asılı kalıyor, sonra kayboluyor. O notayı bu kadar kıymetli yapan şey, tam da bir daha asla aynı şekilde duyulmayacak olması. Caz ve doğaçlama müziği, zamanı durdurmak için çabalamıyor, zamanla birlikte akıyor.
GEÇİCİLİK, bİZİm ne düşündüğümüzden bağımsız halde, her sanİye kendİ BİLDİĞİNİ okuyor. Pekİ bİz bu GERÇEKLİĞİN İÇERİSİNDE nasıl var olmak İSTİYORUZ?
Bozcaada Caz Festivali her seferinde yeniden kurgulanan bir bir araya gelme, kutlama alanı. Öyle ya da böyle şekil değiştirebileceği, sürekli yenileneceği gerçeği onu daha da özgürleştiriyor. Adaya uğrayan rüzgâr, üzüm bağlarını her sene farklı şekilde büyütüyor. Farklı insanlar, farklı sebeplerle iskelede buluşuyor. Geçicilik her an, doya doya kutlanıyor.
Bu sene sİZİ Bozcaada'ya, kalıcılığın yerleşİk yüklerİNİ hafİfletmeye çağırıyoruz. 10. yılımızda, "Şu an buradayız ve bu çok güzel." dİyoruz.
